
Bu aralar pekde iç açıcı seyler olmuyor biz Beşiktaşlılar açısından. Önce Q7 sonra Guti derken adeta revire döndük desek yalan olmaz herhalde. Bu sakatlıkların pek çoğu adale zorlaması gibi gözüksede, darbeye dayalı olan pek çok sakatlığımızda mevcut. Zaman her şeyin ilacı derler hep ve ben buna çok inanırım inşallah yanılmış olmam. Gerçi şu durumda ne kadar zaman, ne kadar ilaç denklemi baya bir önem kazanmış durumda.
Birde geçen seneler ile kıyaslanma modası var bu aralar. İşte Stefi varken bu kadar sakatlık olmuyordu, ondan sonra bir türlü toparlayamadık falan gibi serzenişler duyuluyor arada sırada. Madalyonun diğer yüzünden bakacak olursak, Stefi'den sonra gerçekleşen sakatlıkların çoğunluğunun darbeye bağlı olduğunu görebiliriz. Ferrari'nin elmacık kemiği, Rıdvan'ın bileği, Holosko'nun yine bileği, benim hatırladığım darbeye bağlı sakatlıklar arasında. Gelgelelim bu sene topu izleyen değil, topu tutan ve onu kullanmaya yönelik bir takım hüviyetinde bulunduğumuzdan, daha çok faüle maruz kalmamız, heleki Guti gibi, Q7 gibi topu çok teknik kullanabilen oyunculara sahip olduktan sonra kaçınılmazdı. Topu kazanmak isteyen her rakibin, belli oranda tatlı sert baskı uygulayarak, bu teknik özelliğimizi kırmak ve topu kazanmak uğruna çeşitli taktiklere başvurmaları zaten bekleniyordu. Nede olsa darbe ile topu kazanan değil darbe ile topu yitiren bir takım olma yolunda ilerliyoruz...
Ama beklemediğimiz şey belkide daha ilk maçta Buca deplasmanında Necip'e uçan tekme ile giren bir rakip oyuncu ve bunun türevlerinin her maç dahada artarak karşımıza çıkmasıydı. Evet, çok teknik bir takım olduk, belkide gereğinden fazla. Bu terazinin diğer yönünde ise daha bir çıtkırıldım takım olma yönünde ilerliyoruz gibi. Ki asıl tehlike burada başlıyor bana göre.
Bu sene rakiplerin bizi alt edebilmesi için sadece ellerinde iki adet taktik mevcut. Birincisi herkesin bildiği gibi ileride kurulan savunmamızın arasına atılan toplara yönelecek hızlı forvetler. Diğeri ise futbolu ve futbolcuyu katletmekle görevli futbolcular. {Bknz; Egemen.} Bu taktiklerden birincisine elbet bir çare bulunur, gelgelelim ikincisi ise tam bir şans ve hakem oyunu meselesi. Mesela geçen sene Nobre'ye uçan tekme atan oyuncuya sadece sarı kart ile geçiştiren Deniz Çoban gibi, kendini saha içinde de polis sanan Bünyamin Gezer gibi, ve son örnekte de görüldüğü üzere Gudubet Guddusi gibi örnekler olunca vay halimize demek daha hakemin atandığı an insanın aklına gelen ilk ünlemsi tümce oluyor. "Sizde hiç hakem beğenmiyorsunuz kardesim" diyenleriniz olabilir, oluyorda. Evet, beğenmiyoruz. Hanginiz beğeniyorsunuz ki? Biz hiç olmazsa kendi maçımızda bile rakibe karşı yapılan haksızlıkları dahi kendi tribünümüzde anında belirtebiliyoruz. Eyyamcı Bünyamin, bunun en güzel örneğidir mesela. Hemde bir başka Trabzon maçında olan bir olaydı, her ne hikmetse...
Neyse, hakemlere daha fazla girmeden bizim ne yapabileceklerimizi düşünüp tartışmak lazım. Çünkü sene sonuna kadar, yada en azından belli hedeflerden uzaklaştırılana kadar saha içinde baya bir dayak yiyeceğimiz aşikar. Bizim dayak yese dahi ayakta kalabilecek sağlam vücutlara sahip, çelik gibi oyunculara ihtiyacımız var. Yada problemli bir oyuncunun saha içerisinde hesabını görecek bir Gattuso'ya ihtiyacımız var. Öyle başa böyle tarak misali, misal Trabzon maçında her hangi bir oyuncumuz Egemen'e çift dalıp ayağını kırsaydı, ve sezonu kapattırsaydı, ne olurdu? En fazla kırmızı kart, üç maç ceza. Ama ertesi maçlarda bize sert girmek isteyen oyuncular eğer futbol hayatlarını devam ettirmek istiyorlarsa bunu en azından bir kere daha gözden geçirmek zorunda kalacaklarıda kati ve kesin olurdu. Bu benim nacizhane görüşümdür, fair play'e uygunsuz olabilir, yanlış da olabilir, ama dedim ya öyle göze böyle parmak yada onun gibi birşey iste... {Bu arada Schuster'in tuttuğu tüm renkli medyaya Nouma'nın tuttuğu ile beraber ...}
Buradan ufak bir fiske ile kendini yere bırakan Toraman'dan utandığımı da belirtmeden edemiyeceğim. O Toramanki, burada kendisine Milli formayı imzalattırdığımda beni havalara uçurmuştu, şimdiki aklım olsa yanına bile gitmezdim dedirtti resmen. Birilerinin ona Beşiktaş topçusunun bir üflemeyle yere yıkılmayacağını anlatması lazım. Gerekirse bu yine Delinho olsun, hiç farketmez...
Milli forma demişken aklıma geldi, milli takım Almanya'ya yenildi. Daha doğrusu sistemsizlik bir kere daha sisteme yenildi. Sen 2005'de 17 yaş'ta git dünya şampiyonu ol, ondan sonra ne o takımın hocasını nede o oyuncuların yüzüne bak. Aradan beş sene geçsin, halı sahada maça çıkar gibi, ya Sabri bugün solda sen oyna be gözüm gibi bir takım çıkar. Daha başka ne bekleniyorduki? Allahtan Mesut fazla sıkmadı da 3 tanede kaldılar, yoksa en az bi ingilizlik olurduk yine. Klasik olacak ama bu milli takımdan bir cacık olmaz, boşuna kimse heveslenmesin. Her ne kadar kişisel olarak Fatih Terim ve Abdullah Avcı'yı sevmesemde, yaptıkları iş olarak yiğidi öldür hakkını yeme demekten başka bir şeyde diyemiyorum...
Son olarak,
Allah futbolcularımızı nazardan korusun!

0 comments:
Post a Comment