Efendim CSKA maçını işyerinde her zamanki gibi çaktırmadan izlemeye çalıştım. Her Beşiktaşlı gibi maçı elbet alacağımızı düşünüyordum. Dakikalar geçip de gol gelmeyince, bir ara bizim yan masadaki İsmaile; "Olm bu maç bana Sergenle Ronaldo'nun 90'da işi bitirdikleri Prag maçını hatırlatıyor" bile dedim. Keske loto oynasaymışım o an... Herkesin bildiği gibi Ernst 90da işi bitirdi ve o artık bizim Saçsız Kralımız! Tabi Türkiye'de maç bittiğinde burada mesai saati yeni bitmişti, ve bende eve doğru ufak ufak yola koyulurken pazar gününü ve Kadıköyü düşünmeye başlamıştım bile...
Hava biraz bozuk gibiydi, nede olsa penceresiz bir ofiste tüm gün bilgisayar karşısında olunca, dışarıda ne oluyor ne bitiyor pek bilmiyorsunuz çıkana kadar. Kendi kendime herhalde biraz atıştıracak dedim, sonra hızlı adımlarla yağmura yakalanmadan metronun yolunu tuttum. İstasyona vardığımda yağmur çoktan başlamış, sağanak halini almış, ve ben sabırsızca istasyonun merdivenlerine bir an evvel ulaşmak için karşı kaldırımda beklerken, trafik lambaları bir türlü yeşile dönmüyordu. Tabi insan birden ıslanmaya başlayınca vakit de geçmek bilmiyor doğal olarak. Her neyse lafı fazla uzatmayalım, en nihayetinde ben rayların olduğu üst katlara oflaya puflaya çıktığımda artık yağmur tam bir fırtınaya dönüşmüş ve bende bir an evvel gelecek olan ilk metroya kendimi atmak için yine sabırsızlanmaya başlamıştım. Derken beklenen an geldi, ve az ileride binaların arasından bir kıvrım halini almış raylarda o parlak gri rengi ile beklediğimiz 7 metrosu geldi. Kendimizi içeriye çarçabuk attıktan sonra eşimden gelen rutin bir aramaya, acaba süt mü lazım yoksa ekmek mi diye düşünürken eşimin korku dolu ses tonuyla irkildim...
Bana nerede olduğumu, hemen kapalı bir yerlere girmem gerektiğini çünkü çok fena bir fırtınanın tam tepemizde olduğunu hatta tornado denen bugüne kadar ancak filmlerde gördüğümüz afetin bile olabileceğinden bahsederken, bende içimden yok devenin başı ne tornadosu kızım diye hayıflansamda, bir yandan da onu sakinleştirmek için peki tamam şimdi zaten trendeyim, kapalı yerdeyim dememe kalmadı tren bir sonraki istasyonda mecburi olarak durdu. Yapılan anonsta, ilerideki raylara yıldırım düştüğü ve bu da elektrik voltajını ayarlayan burada 3rd rail dedikleri 3.rayı etkilediğini ve ne zaman düzeleceğini bilemediklerini belirten bir açıklama geldi. Tabi ilk başta klasikleşen ulan yine mi MTA! (buradaki metrodan sorumlu birimin kısa adı) nidaları ile Tabiat ana'nın hışmında bile yine MTA'ya saydırırken, indiğim istasyonda ben Beşiktaşı resmen gökyüzünde gördüm...
Hayatımda hiçbir zaman gökyüzünü böyle görmemiştim resmen bir yarısı siyah diğer yarısı ise bembeyazdı, ve tam birleştikleri yerde de kızılca kıyametin koptuğunu görebiliyorduk. Ve orasıda benim varmam gereken yerdi, çünkü evim ve ailem tamda o kıyametin arasındaydı. Beş dakika evvel hanımı telkin etmeye çalışırken bu sefer ben endişelenmeye başladım ve koşar adımlarla istasyondan çıkıp, hemen bir otobüsle evin yoluna koyuldum. Pek tabikide klasik olarak ufacık yağmurda arapsaçına dönen trafik bu bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla beraber iyice kitlenmişti. Sık sık evi arıyor, evdekilerin durumunu soruyordum, onlardan gelen rahatlatıcı haberler sonrası bende biraz rahatladım, çünkü artık yağmur ve rüzgar kesilmiş, yavaş yavaş ortalık sakinleşmeye başlamıştı...
Eve gelmek için artık bir durak daha kalmıştı ama ben artık otobüste beklemekten sıkıldım ve kendimi dışarı attım. Taş çatlasa eve 10-15 dakika yürüme mesafesindeydim artık nede olsa... Önce birkaç ağacın dallarının düşmüş olduğunu gördüm, sonra bir ağacın ortadan ikiye ayrıldığını, sonraki sokakta ise iki ağacın kökünden devrildiğini, bir sonraki sokakta ise elektrik direklerinin ağaçlarla beraber sağa sola savrulmuş olduklarını gördüm. Eve doğru yaklaştığımda artık her sokakta devrilmemiş, bir ağaç yada elektrik direği yoktu. Bazı evlerin çatılarındaki tüm kaplamalar uçmuştu. Gerçekten de ortalık savaş alanına dönmüş ve ben artık yolda ilerlemek için ağaç dallarının arasından hoplayıp zıplamaya başlamıştım. Son metreleri ise pek tabiki kesilmiş elektriğinde etkisi ile ancak cep telefonundan çıkan ufacık ışığın yardımıyla gözümüzün önünü görmeye çalışarak geçirdik ve eve vardık...
Olayın vehametini ertesi günlerde daha iyi anladık, çünkü etrafta ufak bir yürüyüşe çıktığımızda hemen hemen bütün sokakların yıkılmış ağaçlarla bloke olduğunu ve kulakları çınlasın Üründül gibi bloklar arasındaki tüm bağlantıların kopmuş olduğunu gördük. Neyseki işin sevindirici tarafı, yıkılan bir ev falan yoktu, ve can kaybı yada yaralanma olayıda duymadım, en azından bizim mahallede... Bizim mahallenin ismi Middle Village'dır ve tam Türkçeside aslında Ortaköy oluyor, buda bir bilgi olsun işte bu postda.
O günden beri fener maçının sabahına kadar evde elektriksiz, ve cep telefonununda şarjı bitince dış dünyadan habersiz kaldım. Takımda kim daha hazır, kadrolar nasıl olur, deplasman seyircimiz nasıl olacak gibi olağan haberlerden hiçbirinden haberim olmadı maalesef. O aradaki üç gün sanki yaşanmamış gibi geldi. Ve en nihayetinde maç sabahı, ki burada öğlen 1'de başladı maç, elektrikler geldi ve bende şehre inip bir Türk restoranı bulma fikrimden son dakikada vazgeçtim.
Maçla ilgili yazacak hem çok şey var ama bu çok seyin hepsini zaten diğer renkdaş postlarda okumuşsunuzdur. Ben şimdi aynı şeyleri temcit pilavı gibi yinelemek istemiyorum, ama sadece şunu belirtmek istiyorum ki Beşiktaşlı bu sene mutlu. Beşiktaşlı bu sene yense de yenilsede oynanan oyundan keyif alıyor. En önemliside Beşiktaşlı bu sene umutlu...
O zaman klasik bir şekilde bitirelim, "Umutlandırıp Utandırmayın"...

2 comments:
Geçmiş olsun kardeşim.
Eyvallah Kardesim, Allah cümlemizi daha beterinden korusun...
Post a Comment